SERAP SÖZEN

Gücü Merkeze Alan Anneler ve Dünyanın Merkezi Olduğuna İnandırılan Oğullar

Günümüzde sıkça konuşulan ve farklı alanlardan birçok kişinin fikir yürüttüğü kavramlardan biri, benmerkezci ilişki kalıplarıdır. Bu yazıda, özellikle erkek çocuk ile anne arasında kurulan ve zamanla yetişkin ilişkilerine de yansıyan güç merkezli bağlanma biçimlerine daha yakından bakacağız.

Toplumsal yapılarda “erkeklik”, tarih boyunca yalnızca biyolojik bir özellik olarak değil; güç, iktidar, yapabilme, başarma ve kontrol gibi kavramlarla birlikte düşünülmüştür. Bu durum, erkek çocukların büyüme sürecinde kendilerine yüklenen anlamları ve beklentileri de doğrudan etkilemiştir.

Peki, bir erkeğin kendisini “merkezde” hissetme algısı nasıl oluşur?
Bu algının temelleri çoğu zaman erken dönem ilişki deneyimlerinde, özellikle de anne ile kurulan bağda şekillenir.

Erkeklik Algısına Yapılan Aşırı Yatırım

Bazı anneler, içinde bulundukları kültürel yapıların da etkisiyle erkek çocuklarını yalnızca bir birey olarak değil, aynı zamanda kendi gerçekleştiremediklerinin taşıyıcısı olarak görme eğiliminde olabilir.
Bu durumda erkek çocuk, daha çok küçük yaşlardan itibaren “özel”, “ayrıcalıklı”, “yapabilen”, “başaracak olan” kişi olarak konumlandırılır.

Bu yaklaşımda çocuk, annesi için yalnızca bir evlat değil; aynı zamanda bir umut, güç ve tamamlanma sembolü hâline gelir.
Böyle bir bağda çocuk, kendisini annesinin duygusal dünyasında merkezde hissederken, bireysel sınırların yeterince netleşmediği bir ilişki yapısı içinde büyüyebilir.

Yetişkin İlişkilerine Yansıyan Görünüm

Bu tür bağlanma biçimlerinde yetişen erkekler için yetişkinlikte kurulan yakın ilişkiler çoğu zaman zorlayıcı olabilir.
Çünkü duygusal yakınlık, bilinçdışı düzeyde geçmişteki güçlü bağları hatırlatır ve bu durum bazı kişilerde kaçınma, mesafe koyma ya da ilişkiyi sabote etme davranışları olarak ortaya çıkabilir.

Partnerine ilgi duysa bile, onu gerçekten merkeze almakta zorlanabilir.
Çünkü bu merkez, geçmişte zaten doludur.

İlişkide görünmez bir üçüncü varlık hissi oluşur; bu da bağ kurmayı, sürekliliği ve karşılıklı derinliği zorlaştırabilir.

Merkezde Olma İnancı ve Benmerkezcilik

Benzer bir dinamik, kişinin kendisine dair geliştirdiği abartılı değer algısında da görülebilir.
Çocuklukta sürekli yüceltilen, sınırlarla karşılaşmayan ve eleştiriye kapalı büyüyen birey, yetişkinlikte kendisini eşsiz ve vazgeçilmez görme eğilimi geliştirebilir.

Bu durumda karşısındaki kişiyi gerçek bir eşit olarak görmek zorlaşır.
İlişkiler;
• hızlı idealizasyon
• hayal kırıklığı
• değersizleştirme
• duygusal kopuş

gibi döngüler içinde yaşanabilir.

Ancak bu örüntü herkes için aynı şekilde işlemez. Kendisine dair algısını sorgulayabilen, geri bildirim alabilen ve sınır deneyimleri yaşayabilen kişiler için ilişkisel dünya çok daha esnek ve geliştirilebilir bir alan sunar.

Her Anne–Oğul İlişkisi Bu Şekilde Değildir

Elbette her anne ve erkek çocuk ilişkisi bu yönde ilerlemez.
Oğlunu kendisinden ayrı bir birey olarak görebilen, onun sorumluluk almasına ve sınır deneyimlemesine izin veren anneler de vardır.

Bu yazıda ele alınan durum, aşırı merkezileşmiş ve sınırları belirsiz ilişki örüntülerinin yalnızca bir yönünü görünür kılmayı amaçlamaktadır.

Toplumsal olarak kadın ve erkek bireylerin eşit değerde görüldüğü, bireyselliğin desteklendiği yapılarda; çocuklar da anne ya da babalarının tamamlayıcısı değil, kendi başına birer birey olarak büyüyebilirler.

Ve ancak bu koşullarda, daha dengeli ilişkiler ve daha sağlıklı bir toplumsal yapı mümkün olabilir.