Annelik kavramı tarih boyunca kutsallık atfedilen, yüceltilen ve çoğu zaman sorgulanamaz kabul edilen bir rol olmuştur. Bir çocuğu dünyaya getirmek, büyütmek ve onun yaşam yolculuğuna eşlik etmek elbette büyük bir emek ve sorumluluk gerektirir. Bu sorumluluğu içtenlikle ve farkındalıkla taşıyabilen bir anneye sahip olmak hayattaki en büyük şanslardan biridir.
Ancak her çocuk bu deneyimi aynı biçimde yaşamaz. Bazı çocuklar, fiziksel olarak var olan ama duygusal olarak mesafeli bir annelikle büyür. Bu durum, çocukta nedenini tam olarak açıklayamadığı bir boşluk hissi yaratabilir. Her şey “yerli yerinde” gibi görünse bile içten içe eksik kalan bir şeyler vardır. Bu eksiklik, yıllar geçse de başarıyla, maddi kazanımlarla ya da sosyal onayla kolayca dolmaz.
Burada “taklit annelik” ifadesi, bir metafor olarak kullanılıyor. Tıpkı eksik bir parçayı tamamlamak için kullanılan yapay bir destek gibi… Görünürde işlevsel, fakat özde yeterince canlı ve besleyici olmayan bir ilişki biçimini anlatmak için.
Bu durumu bir benzetmeyle açıklamak mümkün:
İlk kez tüple dalış yapan biri için suyun altı hem büyüleyici hem de ürkütücüdür. Konuşmanın mümkün olmadığı bu ortamda, dalış eğitmeniyle kurulan sessiz ama anlamlı işaret dili hayati önem taşır. Kişi, ihtiyaç duyduğunda anlaşılacağını ve yalnız olmadığını bilirse derinlere inmeye cesaret edebilir.
Gerçek anlamda temas içeren bir annelik de çocuğa benzer bir güven duygusu verir. Çocuk, ihtiyaç duyduğunda anlaşılacağını, duygularının karşılık bulacağını hissederse dünyayı keşfetmeye daha açık olur. Zorlandığında yalnız olmadığını bilmek, onun için güçlü bir dayanak oluşturur.
Taklit annelikte ise ihtiyaçlar genellikle görev bilinciyle karşılanır. Çocuk ağladığında susturulur, sorun yaşadığında çözüm üretilir, fiziksel ihtiyaçları giderilir. Ancak tüm bunlar yapılırken ilişkide bir mesafe, bir mekaniklik hissi vardır. Çocuk, kendisine gösterilen ilginin arkasında gerçek bir yakınlık olup olmadığını ayırt edemez ama eksik olanı derinden hisseder.
Bu, her şeyin bol olduğu ama besleyici olmadığı bir sofraya benzer. Anlık olarak doyurur gibi olur, fakat kalıcı bir tatmin yaratmaz.
Taklit annelikte en çok zorlanan alanlardan biri de çocuğun duygularına eşlik edebilme becerisidir. Duygular çoğu zaman “çözülmesi gereken sorunlar” olarak görülür. Dinlenir ama gerçekten duyulmaz. Tavsiyeler verilir ama duygunun kendisine alan açılmaz. Çocuk zamanla şunu öğrenir:
“Duygularım yük. Hızlıca geçmeli. Fazla yer kaplamamalı.”
Bu öğrenme hali, yetişkinlikte de kişinin ilişkilerine sızar. İnsanlarla bağ kurarken sürekli şu sorular dolaşır zihninde:
“Gerçekten mi ilgileniyor?”,
“Yoksa sadece öyle mi görünüyor?”,
“Birazdan sıkılıp gidecek mi?”
Taklit annelikle büyüyen kişiler için en kafa karıştırıcı deneyim, annenin fiziksel olarak var olduğu hâlde neden bu kadar yalnız hissettikleridir. Bu yalnızlık, ilerleyen yıllarda ilişkilerde tekrar eden bir tema hâline gelebilir. Değer görmediği, kolayca vazgeçilebilir hissettiren bağlar daha tanıdık gelir.
Çünkü çocuklukta kurulan ilk ilişki, dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair temel bir referans oluşturur.
Burada önemli olan şudur:
Bu deneyimler bir suçlama değil, bir farkındalık alanıdır. Kimse kusursuz bir ebeveyn olmak zorunda değildir. Ancak fark etmek, durup bakmak ve “Ben nasıl bir bağ kuruyorum?” sorusunu sormak dönüştürücü olabilir.
Gerçek temas; mükemmel olmakla değil, samimi olmakla ilgilidir.
Duygulara alan açmak, her şeyi hemen düzeltmeye çalışmamak, bazen sadece orada kalabilmek…
Bazen en onarıcı şey, çözüm değil, eşliktir.